Osmanlı Millet Sistemi

Osmanlı millet sistemi toplumun yapısı ve ticari hayatını düzenleyen konuları ele almaktadır. Osmanlı toplumunu yakından anlamak için çok önemlidir.

Osmanlı Toplum Yapısı

Osmanlı Devleti’ni kuran Kayılar, aynı kökten gelen, kültürleri aynı olan, aynı dili konuşan Türk topluluğu olmanın yanında, Müslüman ümmetine mensup bir topluluktu. 16. yüzyıl başından beri yapılan fetihlerle Osmanlı, Rumeli bölgesine doğru ilerledi. 16. Yüzyıl içinde devletin büyümesine eş olarak, bölgede yaşayan Müslüman veya gayrimüslim milletler Osmanlı toplumunda yer aldı. Böylece Osmanlılar, aynı topraklar üzerinde yaşayan, birçok dile ve dine mensup milletlerin oluşturduğu dünyanın en güçlü ve uzun ömürlü devletlerinden biri oldu.

Osmanlı toplumu töre ve İslam hukukuna göre düzenlenmişti. Osmanlı farklı din, dil ve ırktan insanlardan oluşmaktaydı. Ancak devlet içinde herkes eşit statüde yer alıyordu. Öyle ki Osmanlı toplumu, Osmanlı Devleti’nin adaletli politikası sayesinde paylaşımcı, bencillikten uzak, birbirleriyle iyi ilişkiler içinde ve mutlu yaşayan insanlardan oluşan bir toplum niteliğindeydi. Osmanlı devleti ana hatları ile yönetenler (askerî) ve yönetilenler (reaya) olmak üzere iki oluşumdan meydana gelmişti. Yönetilenler grubu Müslim ve gayrimüslim şeklindeydi. Osmanlı millet sistemi içinde sınıf ayrımı gibi bir durum hiçbir zaman söz konusu değildi. Devlete hizmet karşılığı Müslüman reayadan askerî sınıfa geçmek mümkündü.

Osmanlı Millet Sistemi

Osmanlı millet sistemi nedir kısaca anlatmamız gerekirse aslında bu bir sisteme göre düzenlenmiştir ve detaylıca incelenmelidir. Osmanlı Devletinin sınırları genişledikçe etnik yapısı da değişiklik gösterdi. Birçok millet Osmanlı toplumu içinde bulundu. Rumlar, Ermeniler, Bulgarlar, Slavlar ve Araplar gibi sıralanabilir. Farklı toplumların bir arada yaşamasından dolayı din ve mezhep, eğitim hukuk alanında özerklik tanındı. Bu milletlerin Osmanlı’nın çatısı altında kaynaşması sağlandı.

Yönetim ırk esasına göre değil, düşünce ve inan esasına şekillenmiştir. Çeşitli dinler ve mezheplerden kabileler bir arada yaşamıştır. Devlet dil ve kültürlerine karışmazdı ve ayrıca bunların çoğu askerlik yapmazdı.

Bizans Dönemi’nde yaklaşık 100 bin Ermeni Osmanlı sınırları içinde yaşıyordu.  Osmanlı’nın farklı dinlere inanç özgürlüğü sağlamasıyla Anadolu’da yaşayan Ermeni nüfusu 600bin civarına yükselmiştir.

Fethedilen Bölgelerde Toplumsal ve Kültürel Değişimler

Osmanlılar fethettikleri bölgelerde nüfus bakımından az ise iskan politikası uyguladılar. Balkanlara Anadolu’dan Yörük ve Türkler yerleşmeye başladılar. Göçler sonunda Balkanlardaki Türk nüfusu artış gösterdi. Böylece Türk nüfusu çoğaldı ve İslam dini kültürü Anadolu’ya yayılmaya başladı.

Yerli halktan alınan vergiler azaltıldı. Asayiş ve güven ortamı sağlandı. Ekonomik hayatta vergilerin azalmasına bağlı olarak canlanmaya başladı.

Osmanlılar fethettikleri bölgelere imar faaliyetinde bulundu ve mevcut şehirler yeni bir bakış açısıyla imar edildi. Yeni imar düzeninde, dini, ticari ve eğitim,  sosyal alanda değişiklikler yapılmıştır.

Dini alanda; cami-mescit, tekke-zaviye ve türbe; Ticari alanda; han bedesten, kervansaray ve çarşı; Eğitim alanında; mektep, medrese ve kütüphane; Sosyal alanda; hamam, köprü, su kemeri, çeşme ve saat kulesi yapılar inşa etmişlerdir.

Yapılan mimari değişiklikle bölgeye yeni bir yaşam tarzı ve medeniyet gelmiştir. Yunanistan, Bulgaristan, Kosova gibi ülkelerde Türk şehir dokusu kısmen de olsa günümüze kadar ulaşmıştır.

Osmanlı ve Balkan halklarının yüz yıllar boyu birlikte yaşamaları sonucu kültür aktarımı da oldu. Osmanlı devletinin balkan hâkimiyeti Türk İslam kültürünün bu bölgeye taşınmasında da etkili oldu. Dolayısı ile Türkçe yer isimlerinde ve toplumsal hayatta da kullanılmıştır.

Anadolu’nun pek çok aşığı geleneklerini bu bölgeye taşıdı. Balkan kültürü, aşıklık kültürü ile harmanlandı. Pek çok türkü Balkan kültürü ve ezgileri ile Türkçe olarak yazıldı ve söylendi. Ayrıca pek çok şeyh ve derviş Balkanlara gelerek bu bölgede tekke ve zaviyeler kurdu. Bu medreselerde yetişenler Balkan edebiyatının ve Balkan Türk tekke edebiyatının temellilerini oluşturdu.

Türk İslam kültürünün Balkanlarda yayılması pek çok değişime de öncü oldu. Giyimden yeme içmeye, eğlenceden gelenek göreneklere kadar pek çok alanda değişimler meydana geldi. Balkan kentlerinde Hristiyan nüfusunun çoğunlukta olduğu bölgelerde bile Türk halklarının karakterlerinin etkili olduğu o dönemim seyyahları tarafından anlatılmıştır. Selanik, Belgrad gibi pek çok Balkan şehrinde kadınlar çarşaf giyiyor, kiliselerde ise kadın ve erkekleri ayıran tahta parmaklıklar bulunuyordu.

Şehir ve Mahallelerde Çok Kültürlü Sosyal Hayat

Osmanlı’da gayrimüslimler Müslümanlarla aynı mahallede yaşayabiliyordu. Bu yüzden de çok kültürlü sosyal hayat vardı. Akrabalık derecesinde sıkı bir dayanışma vardı. Ve hoşgörü hakimdi. Kimse kimsenin inancına karışmaz ve herkes kendi inancını yaşamakta özgürdü. Aynı mahallede hem cami, hem kilise vardı.

Başkent İstanbul olmak üzere bütün şehirlerde güven ortamı hakimdi. Ve şehirlerin sosyoekonomik yönleri çok gelişmişti. İnsanlar ticaret ve esnaflıkla uğraşırlardı.

Osmanlı devletinde halkın giyimine önem verilirdi. Statüye göre mesleğe göre farklı kıyafetler giyilirdi.

Osmanlı Devleti’nde, erkekler şalvar, gömlek, entari, dolama, kaftan, kürk ve başlık giyerlerdi. Kadın erkek kıyafetleri genelde ana hatlarıyla aynıydı ama kullanılan aksesuar, kesim şekli ve başlıkları ile birbirlerinden ayırt edilmesi sağlanırdı. Kadınların giyiminin en önemli ögeleri ise erkeklerdeki gibi şalvar, bürüncük gömlek, entari, dolama, hırka, kaftan, gömlek, kürktü.

Osmanlı toplumunda Müslümanlar çoğunlukla sarı, ulema mavi ayakkabı giyerken, askerlerin birtakımı ise kırmızı renk çizme giyerlerdi. Bunun yanısıra erkekler; sosyal, ekonomik, kültürel, mesleki ve dinî statülerine göre “kavuk” denilen başlıklar giyerlerdi. Kavukların en tanınanları horasanî, selimî, kalafat, örfî, kafesî, mücevveze, kâtibî ve kallavi idi. Kadınlar ise serpuş denilen külaha benzer başlıklar giyerlerdi.

Osmanlı Devleti’nde padişahın sefere çıkması, bir zaferden dönmesi, padişahın tahta çıkması, önem verilen yabancı elçilerin karşılanması, şehzadelerin sünnet düğünleri, padişahların düğünleri, padişah çocuklarının doğumu vb. değişik vesilelerle şenlikler yapılır, panayırlar kurulurdu. Bu şenliklerden en muhteşemleri şehzadelerin sünnet merasimleriydi.

Ramazan ayı Osmanlı Devleti için çok büyük önem taşırdı. “On bir ayın sultanı” diye adlandırılırdı. Ramazan öncesinde camiler temizlenirdi. Mesai saatleri oruç saatlerine göre ayarlanırdı. Varlıklı kişiler esnafların dükkânlarına giderek borçlu olan seçtikleri birkaç kişinin borcunu öderlerdi. Bu şekilde yardımlaşma ve dayanışma vardı. Kimse bilmeden göstermeden iyilik yaparlardı. İftarda mutlaka misafir çağırılır ve misafir her türlü özel hazırlıklarla ağırlanırdı. Ve ramazan ayı boyunca Ramazan eğlenceleri yapılırdı.

Osmanlı toplumunda kahvehaneler de önemli yer tutar. Toplumsal paylaşımın olduğu geçmişin anıldığı değişik kültürlerin bir arada olduğu mekânlardır. Buralarda eğitim, ticaret, sanat üzerine fikirler üretilip fikir alışverişi yapılırdı. Aynı zamanda insanların haberleşme merkezleriydiler.

Osmanlı’da Toprak Mülkiyeti ve Tarımsal Üretim

Tarımsal Üretim ve Çifthane Sistemi

Çifthane, bir çift öküzle işletilebilen ve bir köylü ailesinin işletiminde olan arazi birimine denir. Bu özel vergi, tahrirlerde ve vergi sayımlarında diğer vergilerin hepsinden önde gelmektedir. Devletin belirli aralıklarla tahrir (nüfus sayımı) yapmasının asıl sebeplerinden biri, var olan ekonomik sistemin devamını getirmekti. Çünkü ola ki bir köylü ailesi ya da bir çift arazisi verilen bir kişi toprağını devletin müsaadesi olmadan terk edip diğer yerlere göçerse, devlet hemen o arazinin tekrardan ekimi için diğer kişileri hükûmet ya da tımar sahibinin çift vergisini düzgün toplaması imkânsız hâle gelirdi.

Çifthane sistemi ile her bir hanenin işleteceği araziye bakılır ve ödeyeceği vergiler tespit edilirdi. Çifthane birimi devletin işletme koşuluyla verdiği arazi, araziyi işleten hane halkı ve arazinin koşum gücü olmak üzere üç unsurdan oluşuyordu. Bu üç öge çifthane sistemini buna bağlı olarak da vergiye tabi bir üretim ünitesini meydana getiriyordu.

Devlet, çifthane sistemi ile toprağı boş bırakmayarak boş arazileri araştırıp tarımsal üretimi artırdığı gibi, düzenli bir vergi sistemi de meydana getiriyordu. Bu sistemde topraklar devletin denetiminde olmasından büyük toprak sahiplerinin meydana çıkmasına da müsaade edilmiyordu.

Devlet çifthane sistemi ve tarımsal üretimin sürekliliğini sağlamak için önlemler alırdı. Bu önlemlerin başında toprağı boş bırakmanın yasaklanması gelmekteydi. Üç sene toprağı işlemeyen çiftçiden “çiftbozan vergisi” alındığı gibi, bu çiftçinin toprağı başka birine de verilebilirdi.

Osmanlı Ekonomisinde Lonca Teşkilatı

Osmanlı millet sistemi temel esasları içerisinde belki de ekonomik sistemin bel kemiği olarak belirtilebilir lonca teşkilatı. Esnafların birlikteliği ve düzenin sağlayan bu teşkilata detaylıca bakalım.

Lonca Teşkilatı

Osmanlı ekonomik sisteminde Ahilik teşkilatının devamı olarak XIII. yüzyılda esnaf loncaları meydana çıkmıştı. Ticari hayatın vazgeçilmez bir yanıydı. Dükkân açma izni ustaya aitti. Her isteyen dükkân açamazdı, bunun nedeni mevcut esnafı korumaktı.

Esnafların özel işleri nedeniyle toplandıkları odaya lonca adı verilirdi. Sırasıyla en üst sorumlusu esnaf şeyhi, yiğitbaşı ve esnaf kâhyalarıydı.

Esnaf grupları üretim ağırlıklı çalışırlardı. Gıda dokuma, deri, nakliye, silahçı, bakırcı, kalaycı, demirci, fırıncı, eyerci, semerci çizmeci, keresteci ve doğramacı esnafı çalışan sayısı olarak en fazla olanlarıydı. İstanbul’da fırınlar çalışan sayısı bakımından birinci sırada yer almaktaydı.

Loncalar üretilen malların kalitesini bildiklerinden ürünün kalitesine göre fiyatı belirleyip haksız rekabeti önlemişlerdir. Savaş ve kıtlık dönemlerinde ham maddelerin eşit adaletli bir şekilde dağıtılmasını sağlarlardı.

Narh Sistemi

Narh hükümdarın görev verilen memurların veya halkın işlerini yürütme sorumluluğunu üzerlerine alan kişilerin piyasalara, esnafa mallarını belli bir fiyata satmalarını emretmesi veya malların tespit edilen fiyattan aşağı ya da yukarıya bir fiyata satış gerçekleştirmeyi yasaklaması anlamına gelir.

Osmanlı Devleti, halkın refahı amacıyla tüketiciyi ve üreticiyi koruyucu önlemler almış, üretimden tüketime kadar her sahayı kontrol altında tutmayı ilke edinmişti. İşte burada narh düzenini yaşama geçirerek, çarşı ve piyasalarda fiyatları değiştirip malların tespit edilmiş olan fiyatlarda satılmasını sağlamaya çalışmıştır. Narh programı İstanbul’un fethinden, XIX. yüzyıla kadar devam etmiştir.

Osmanlı Devleti’nde kıtlık, nüfus artışı, ticari dengedeki değişiklikler narh uygulamasını gerekli kılmıştır. Devlet fiyat tespitinde piyasadaki arz talep miktarına bakarak önlemler alırdı. Bu önemler özellikle kıtlık döneminde daha sıkı bir şekilde uygulanırdı.

Osmanlılarda ramazan ayının yaklaşmasından dolayı ekmek ve eşya fiyatları hızlı bir şekilde inip yükselebiliyordu. Devlet sabit fiyatlar belirleyerek fiyatları belgelerle kayıtlara geçirdi. Fiyatların bulunduğu bu deftere narh defteri deniyordu. Bu fiyat narhını bakkallara iletilerek kalite ve fiyatlara uymaları konusunda bakkallar uyarılıyordu. Bu uygulama ile ramazan ayında gıda ürünlerinin fiyatı düşük tutularak maddi imkânları kısıtlı olan ailelerin de rahat alış veriş yapması sağlanıyordu.

Osmanlı’da Ticaret ve Ticari Mekânlar

Kapalı Çarşı

Avrupa’nın ortasından Hicaz’ın kızgın çöllerine kadar uzanır.  Osmanlı Devleti’nde ekonomik faaliyetler, halkın sorun ve sıkıntıya düşmeden yaşamasını sağlıyordu. Bundan dolayı üretim etkinlikleri gereksinim duyulan miktarda yapılıyordu. Devlet üretim devamlılığını sağlamak amacıyla gerekli olan önlemleri alırdı.

Buna rağmen imal edilen mallar gereksinimleri karşılamazsa satın alma yoluna gidilirdi. Osmanlı ekonomisi tarıma dayalı idi. Fakat Osmanlı sınırlarının büyümesiyle ekonomi anlayışında tarımın yanı sıra ticaret de önem kazanmaya başladı. Akdeniz ve Karadeniz’de kontrolün sağlanması, İpek ve Baharat yollarının Osmanlı Devleti’ne geçmesi ticari faaliyetlerin yükselmesinde etkili oldu. Sosyal, siyasal ekonomik düzenin sağlanması için Ticaret yollarının güvenliği ve ticaret yollarının ülke topraklarından geçmesi sağlandı. Ticaretle uğraşanlardan düşük vergiler alınarak ticarete teşvik edildi. Şehirlerde ticaret yapılması için bedestenler yani kapalı çarşılar açılmıştır.

 Kapalı çarşı doğu ve batı tüccarlarını bir araya getirdiği için oldukça önemlidir. Dünyanın her yerinden gelen tüccarlar burada hizmet verebiliyordu. İstanbul’un yanında Bursa, Kahire, Edirne ve Selanik önemli ticaret merkezlerindendi.

Kervanların güvenliğini sağlamak için anayol kenarına yapılan yapılara kervansaray denmekteydi. İnsan ve hayvanların her türlü ihtiyacını karşılayacak şekilde düzenlenirdi. Sadece Müslüman Türkler için değil, ticaretle uğraşan herkese hizmet vermekteydi. Kervansaraylarda güvenlik, “derbentçiler” tarafından sağlanırdı. Posta ve haberleşme işlerini “menzil” teşkilatı yerine getirirdi. Yollarda özel ulaşımı ve taşımacılığı ise “mekkâreciler” yaparlardı. Mekkâreciler tüccar ve kadı huzurunda bir sözleşme düzenleyerek işe başlarlardı.

Önemli ticaret merkezlerinden birisi de kapanlardı. Özellikle tahıl ürünlerinin ihtiyaç maddelerinin toptan alınıp satıldığı yerlere kapan denilirdi. Tahıl ürünlerinin dışında, kahve, tütün, pamuk, ipek, kumaş ve değişik dokumalarda üreticilerden alınarak kapanlara getirilirdi. Kapanlarda mallar tartılıp kalite ve çeşidine göre gruplara ayrıldıktan sonra esnaflar aracılığıyla tüketiciye arz edilirdi.

İstanbul’un ticaret alanları Haliç’in kenarlarıydı. Kuzey kenarda, Tophane’den Azapkapı’ya kadar olan yerde Galata iskeleleri, güney kenarda ise Bahçekapı, Eminönü ve Unkapanı iskeleleri vardı. İstanbul’a yük getiren gemiler burada konaklar ve boşatılan mallar buralarda depolanır, karadan gelen mallar da buralardan gemilere yüklenirdi.

Osmanlı’da Vakıf Sistemi

Osmanlı’da Vakıf Geleneği

Vakıf, bireylerin kendilerine ait mallarını ya da paralarını belirli bir hizmetin yerine getirilmesi için eğitim, din, sağlık, bayındırlık gibi sosyal ve kültürel alanlarda hizmet verecek kuruluşlara bağışlamasıdır.

Sosyal devlet düşüncesi ile hareket eden Osmanlı Devleti halkın dinî, askerî ve sosyal gereksinimlerini karşılamak amacıyla hizmet veren çeşitli vakıflar bulunuyordu. Vakıflar başta padişah, padişah eşleri ve kızları, devlet adamları ve hayırseverler tarafından kuruldu. Bu yolla medreseler, hastaneler, camiler, kütüphaneler, kervansaraylar vs. yapıldı.

Osmanlı’da vakıf kuruluşunda; vakıf kurucusu giderlerin karşılandığı herhangi bir kurum (cami, medrese gibi) inşa ettirir. Ve kişilerin ihtiyaçlarını karşılayacak kadar gelir temin edecek kaynaklar tesis ederdi. Kaynaklar arazi, dükkân, çarşı, han gibi gayrimenkullerden oluşurdu. Yani vakıflar sayesinde şehirler imar edilir. Eğitim sağlık ve kültür işleri yürütülürdü.

Osmanlı devletinde millet sistemi konumuzun ile şehir ve mahalle yapısını, toprak mülkiyeti ve tanımsal üretimi, lonca teşkilatını, ticari mekânları ve özelliklerini son olarak ise vakıf sistemi ve işleyişini öğrendik. Bu konunun çalışma işlemi bittikten sonra mutlaka test soruları ve tekrarlar ile pekiştirilmesi gerekmektedir. Hepinize iyi çalışmalar diliyoruz.

0
GüzelGüzel
0
Çok SevdimÇok Sevdim
0
ŞaşırdımŞaşırdım
0
ÜzüldümÜzüldüm
0
KızdımKızdım
Oy verdiğin için teşekkürler.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Başa dön tuşu
Kapalı