Sermaye Ve Emek

11. sınıf tarih konu anlatımları içinde Sermaye ve emek konusu ile sizlerleyiz. Konu içerisinde pek çok önemli detay mevcuttur.

Konu içinde el işçiliğinden makineleşmeye geçişten, Osmanlının sanayileşme çabalarını ve dönem içerisinde yapılmış olan önemli antlaşmaları inceleyeceğiz. Sermaye ve emek özet olarak anlatmak yerine konun tüm bölümlerini olması gereken en faydalı şekilde anlatmak istiyoruz. Gelin ilk konumuz olan El Emeğinden Makineleşme bölümü ile başlayalım.

El Emeğinden Makineleşmeye

Feodal yapıdan kurtulan Avrupa XVIII. Yüzyılda sanayi devrimiyle önemli değişimler yaşamıştır. El emeğine dayanan üretim makinelerle yapılmaya başlanmıştı. Makine gücüne daha çok önem verilerek daha fazla hammadde üretilmiş ve büyük sermayelerle kurulmuş fabrikalar ortaya çıkmıştır.

Sanayi Devriminden önce kırsal nüfustaki kadınlar ipliğini kendileri eğirerek, kumaşlarını kendileri dokumuşlardır. Daha sonra el tezgâhlarıyla kumaş haline getirilmiştir. Sanayi Devrimi ile 1716’da ipek bükmek için çıkrığın, 1733’te dokuma mekiği, 17852te dokuma tezgâhı icat edilmiştir. Bu icatlar sonunda Avrupa hızlı ve seri üretime geçmiştir. Bu durumda verimlilik artmıştır.

Sanayi Devrimi sonucunda işçi sınıfı denilen bir sınıf doğmuştur. Usta çırak ilişkisinin yerini, patron- usta ilişkisi almıştır. Patron ve işçi arasında menfaat çatışması olmuştur eskisi gibi usta çırak ilişkisindeki gibi dayanışma olmamıştır. İşçi fabrikada uzun zaman çalışıp hep aynı yapar hale gelmiş diğer alanlarda ustalaşma şansını elinden almıştır.

Tarımsal faaliyetlerde geleneksel yöntemlerden bilimsel metotlara geçilmiştir. Ekili alanların genişlemesi, maliyet düşürücü teknikler, tarımın makineleşmesi, çiftçilerin uzmanlaşması üretimi arttırmıştır. Tarımsal verimlilikte büyük ölçüde artış gerçekleşmiştir.

Gübre kullanılmış verimlilik artmıştır. Daha sonra tohum atma makinesi icat edilerek verimliliğin daha fazla arttıığı görülmüştür. Benzinle çalışan ilk traktör 1892’de ABD’de üretilmiş bundan sonra da biçerdöver, tohum serpme makinesi, pamuk toplama makinesi ve hasat makineleri gelişmiştir.

XX. yüzyıldaki ülke ekonomilerinin en önemli özelliği, Sanayi Devrimi’nden sonra ortaya çıkan endüstriyel üretim tarzına dayalı olmasıdır. Bu üretim tarzının ortaya çıkması, Avrupa’da el emeğine dayalı olarak üretim yapan işletmelerin yavaş yavaş ortadan kalkmasına neden olmuştur. Endüstriyel üretime geçemeyen ülkeler ise ihtiyacına cevap verebilecek yeterlikte bir üretim kapasitesine ulaşamadığı için ithalata yönelmiş ve bundan dolayı tüketici bir toplum yapısı oluşmaya başlamıştır.

Sanayi Devrimi el emeğine dayanan üretim yerine, sermaye ve makinelerin yer aldığı yeni bir ekonomik yaşama geçmeyi sağlamıştır. Bunun sonucunda Avrupa’da mal ve ürünlerde üretim hızı ve miktarı artmıştır. Bu durum ziraate dayalı Osmanlı ekonomisini temelden sarsmıştır.

Üretimin Değişkenleri El Emeğine Dayalı Üretim Endüstriyel Üretim
Çalışma Ortamı Küçük el tezgâhları, atölyeler Fabrikalar
Üretim Aletleri Zanaatkârların kendi ürettikleri el aletleri Makineler
Üretim Hızı ve Miktarı Daha az, kaliteli, yavaş Daha fazla, standart kalitede ve hızlı
Üretim Organizasyonu Ülke içinde mal ve hizmet arzının mümkün olduğu kadar bol, kaliteli ve ucuz olmasını sağlamak Kar amaçlı üretim
Çalışma Disiplini Usta- Çırak ilişkisi, iş birliği ve dayanışma Patron- işçi ilişkisi, rekabet

Osmanlı Devleti’nde Sanayileşme Çabaları

Sanayi Devriminden önce Osmanlı’nın ekonomisinde tarım, ticaret ve küçük ölçekli üretime dayalıydı. Avrupa sanayileştikçe Osmanlı güç kaybetmiştir. Avrupa ile rekabet edememiştir. Osmanlı Devletindeki sermaye yetersizlikleri, bilim ve teknolojide geri kalınması, yetişmiş personel eksikliği geleneksel iktisadi düşünce biçimi gibi nedenlerden dolayı sanayileşme çabalarında yetersiz kalmasına sebep olmuştur. Aynı zamanda sanayileşme ve politikanın başarısız olmasına sebeplerden biridir.

Avrupalı Devletlerden İngiltere, Fransa ve Hollanda gibi devletler merkantilizm sayesinde politikalarını güçlendirmişlerdir. Güçlendikten sonra sanayileşmeye başlamışlardır. Osmanlı Devleti merkantilizme karşı politikalar izlemiştir. İhracatı sınırlandırıp, aşırı bolluk olursa ihracata sıcak bakmışlardır. İhracat azalınca sermaye girişi yavaşlamıştır. Yabancı tüccarlara imtiyazlar tanınarak, sermayenin büyük kısmı yalnızca bu kısımda toplanmıştır. Osmanlıdaki gayrimüslimler ticareti tefeciliği elinde tutarak birikimlerini sanayiye aktarmamışlardır.

 Osmanlı Batı’daki gelişmeleri takip edemediği için de sanayileşememiştir. XVII. Yüzyılda bilim ve teknikte geride kalan Osmanlı, girdiği savaşları da kaybetmesiyle bunu anlamışlardır. Ve teknik gelişmelerden ilk olarak askeri alanda yararlanmışlardır. Avrupa’da yeni buluşlar hızlı bir şekilde üretimin artmasına ve gelişmeye neden olurken Osmanlı hep geride kalmıştır. Teknolojik gelişmelerde olduğu gibi tıbbi gelişmelerde de geri kalan Osmanlı Devleti salgın hastalıklara karşı kısıtlı sayıda teknik uygulayabilmiştir.

Personel sıkıntısı da sanayileşmenin önündeki engellerden biridir. Fabrikaları, sanayi tesislerini yöneten ve işleten kişiler tecrübeli olmadıkları için gayrimüslim girişimcilere emanet edilmiştir. Bu tesislerde çalışacak ustabaşı, nitelikli işçi, zanaatkârlar Belçika, Fransa, İtalya gibi sanayisi gelişmiş ülkelerden getirilmiş bundan dolayı da işgücü maliyeti yüksek olmuştur.

Uzun vadeli ekonomik stratejilerin üretilmemesi de sanayileşmenin önündeki engellerden biridir. Avrupa’nın üstünlüğünün farkına varan Osmanlı devleti üstün olan alanları tespit etmek yerine Yükselme Dönemindeki kurumların ıslah edilmesine yönelik planlar yapılmıştır. Uzun vadeli stratejiler yapılamamıştır.

Ağır maliyetli savaşlarda sanayileşmenin önünde engel olmuştur. Hem bütçe azalmış hem de sanayileşme için gelir ayrılması zorlaşmıştır. Nüfusun üretken kısmı savaşlarda kullanıldığı için de tarımsal üretim azalmıştır.

Osmanlı Devleti’nin yöneticileri XVIII. Yüzyılın sonunda sanayileşme adına adımlar atsa da gerçek anlamda sanayileşme fabrikaların faaliyet geçmesi XIX. Yüzyılın başlarını bulmuştur. Bundan sonra çeşitli alanlardaki fabrikalarda artış olmuş, fabrika kurmada kolaylıklar sağlanmıştır. Osmanlı devleti Avrupa’da en çok kullanılan teknolojiyi ithal ederek birçok fabrika kurmuştur. İstanbul ve çevresinde dokuma, çuha, basma ve demir döküm fabrikaları feshane, tophane ve tersane açılmıştır. Ancak istenilen başarı elde edilememiştir.

Balta Limanı Antlaşması’nın Osmanlı Devleti’ne Etkisi (1838)

Sanayi Devriminde sonra hızla ilerleyerek İngiltere ve Fransa Avrupa Devletleri arasında rakipsiz konuma gelmiştir. Avrupa ülkeleri İngiliz mallarının kendi ülkelerine girmelerini engellemişlerdir.  Bu yüzden Avrupa dışındaki ülkelere dikkatini veren İngilizler, Latin Amerika’dan Çin’e pek çok ülke ile ya diplomasi ya da silah zoruyla ticaret antlaşmaları yapmıştır. Bu dönemde Osmanlı siyasi ve mali problemlerle uğraşsa da hâlâ geniş topraklara sahip durumdadır. Pazar olmaya müsait olan Osmanlı Devleti İngilizlerin ilgisini çekmiştir. Bu pazarı da elde etmek için İngiltere Osmanlı ile serbest ticaret antlaşması imzalamak istemiştir.

XIX. yüzyıldan sonra Mısır Valisi Mehmet Ali Paşa Doğu Akdeniz’de güçlenerek ekonomik çıkarlarını tehdit eden İngiltere’yi, saltanatı tehlikeye sokan Osmanlı’yı rahatsız etmiştir. II. Mahmud Rusya ile 1833’de Hünkar İskelesi Anıtlaşması yapılmıştır. Ama bu antlaşma ile İngiltere, Doğu Akdeniz üzerindeki çıkarlarını Rus tehlikesinde hissetmiş ve Mehmet Ali Paşa probleminde Osmanlıya yardım etmiştir. Bunun karşılığında Osmanlı, İngiltere ile 16 Ağustos 1838’de Balta Limanı Konağı’nda ticaret antlaşması imzalanmıştır.

1838 Balta Limanı Ticaret Antlaşması’nın önemli maddeleri şunlardır:

  • Mevcut kapitülasyonlar devam edecek ve İngiltere’ye yeni imtiyazlar verilecektir.
  • İngilizler, Osmanlı ülkesindeki tarım ve sanayi ürünlerini serbestçe alıp satabilecektir.
  • Osmanlı Devleti, ihracat yasaklarını ve iç ticarette uyguladığı her türlü tekelleşmeyi kaldıracaktır.
  • Yabancı tüccarlar, Osmanlı ülkesinde yerli tüccara sağlanan hak ve kolaylıklardan yararlanacaktır.
  • İhracattan alınan vergiler %12, ithalattan alınan vergiler ise %5 olarak uygulanacaktır.

Balta Antlaşması ile Osmanlı Devleti sanayileşmiş Batı ülkeleriyle yaptığı ticarette önemli bir kademe atlatmıştır. Antlaşma her devlete açık tutulmuş ve Avrupa’daki çoğu devlet bu antlaşmadan yararlanmak istemiştir. Ve Fransa, İsveç, Norveç, İspanya, Hollanda, Prusya, Danimarka ve Belçika gibi ülkelerle ticaret antlaşmaları imzalanmış ve Avrupalı Devletler ithalatı azaltıp ihracatı arttırıcı politikalar izlemiştir.

Balta Limanı Antlaşması’yla ülkedeki malların ülke dışına çıkması, ülke dışındaki malların ülke içine giriş yapması kolaylaşmıştır.

Balta Limanı Antlaşması yabancı tüccarlara vergi muafiyeti getirirken yerli tüccarlar vergi ödemeye

devam etmiştir. Bu durumda Osmanlı pazarları yabancıların denetimine geçerek ve Avrupa ile girilen rekabet karşısında Osmanlılar faaliyetlerini durdurmak zorunda kalmıştır.

Balta Limanı Antlaşması’nda gümrük vergilerinin düşük olması aynı zamanda ek vergi konulamaması nedeniyle Osmanlı Devleti gümrük gelirlerinde azalışlar yaşamıştır. 1853-1856 yılları arasındaki Kırım Savaşı’nın masrafları da eklenince devlet dış borçlanmaya başvurmak zorunda kalmıştır

Osmanlı’nın Avrupa ülkeleri ile imzaladığı antlaşmalar büyük sarsıntılar yaratmıştır. İçişleri Bakanlığının 1934 yılındaki bir raporunda antlaşmalardan oluşan tahribat şu şekilde belirtilmiştir:

Gümrük kapıları ardına kadar açık tutulduğu devirde, Avrupa’dan ithal edilen ipekli kumaşlar, Bilecik dutluklarının harap olmasına sebep oldu. Dokuma sanayisinin gerilemesi diğer sanayi kollarına da etki etmiş ve memleket sanayisinin tekrar canlanacağı ümidi kalmamıştır.

O zamandan beri de ülke hammadde sağlayan bir memleket olarak kalmıştır. Batı’nın sanayi ürünleri için ülke açık pazar olmaya mahkûm olmuştur.

Kapitalist Avrupa’nın Sömürgeciliği

Sömürgecilik, eski çağlardan modern zamanlara gelene kadar farklı şekillerde uygulanmıştır. Günümüzde de devam eden sömürgecilik, XV. yüzyılın sonlarından itibaren sistemli bir şekilde uygulanmaya başlanmıştır. Coğrafi Keşifler’le Amerika kıtası gibi yeni topraklara ulaşan Avrupalılar, bu toprakları kısa zamanda istila etmiştir.

Keşfedilen bölgelerdeki yerli halklar katliama maruz kalmış ve kültür varlıkları tamamen tahrip edilmiştir. Buralarda kurulan sömürgelerde, ihtiyaç duyulan işgücünü karşılamak için milyonlarca Afrikalı köleleştirilmiştir. Kapitalizmin işgücü ihtiyacı köle ticaretini ortaya çıkarmış ve Afrika’nın hür insanları Avrupalılar tarafından ticari bir mal hâline getirilerek kıtalar arası köle pazarlarında satılmıştır.

İngilizler, Hollandalılar ve Fransızlar; Sanayi Devrimi’nin etkisiyle sömürgeciliğe farklı bir boyut kazandırmıştır. Bu ülkelerin kapitalist uygulamalarla ucuz ve fazla mal üretimi, dünya ticaret dengesini değiştirmiştir.

Bu durum Avrupa’da hammadde ve pazar sorununu ortaya çıkarmış aynı zamanda Avrupa ülkelerini yeni pazarlar aramak zorunda bırakmıştır. Sömürgelerindeki pamuk, yün, kauçuk, buğday ve et gibi hammaddeleri ülkelerine taşıyan Avrupalılar; demiryolu malzemesi ve tekstil ürünleri gibi işlenmiş mamulleri ise bu bölgelerde pazarlamıştır. Bu sayede uluslararası pazarlar denetim altında tutulmuş ve ticaret Avrupa’nın lehine işlemiştir.

Sömürgeleştirilen toprakların giderek genişlemesi, rekabetin daha da artmasına ve Avrupalıların önlemler almaya başlamasına sebep olmuştur. Ucuz hammadde teminine ve işlenmiş malların ihracına önem veren Avrupalılar, kendi pazarlarını yüksek gümrük vergileriyle korumuştur.

Sömürgeleştirilen toprakların giderek genişlemesi, rekabetin daha da artmasına ve Avrupalıların önlemler almaya başlamasına sebep olmuştur. Ucuz hammadde teminine ve işlenmiş malların ihracına önem veren Avrupalılar, kendi pazarlarını yüksek gümrük vergileriyle korumuştur.

Avrupa uyguladığı kapitalist politikalar gereği; İran, Çin ve Osmanlı Devleti gibi ülkelerin madenlerini ve tarım alanlarını işletmiş ayrıca buralarda liman ve demiryolu inşa etme haklarını alarak sömürgecilik politikalarını uygulamıştır. Avrupalılar yol ve demiryolu inşasında yerli halkları zorla çalıştırarak ülkenin insan kaynağını da kullanmıştır.

Balta Limanı ve sonrasında yapılan ticaret antlaşmaları ile Osmanlı Devleti hem Batı’nın pazarı hâline gelmiş hem de Avrupalıların sermayesini değerlendirdiği bir ülke olmuştur. Osmanlı topraklarına giren yabancı sermaye, Osmanlı Devleti’nin gelişimine katkı sağlamayı amaçlamamıştır. Yabancı sermayenin amacı Osmanlı Devleti’nin kaynaklarını ele geçirmek olmuştur.

Ayrıca yabancı sermaye sahipleri Osmanlı Devleti’nde Avrupa ülkelerine rakip olabilecek fabrikalar kurmaktan da kaçınmıştır. Osmanlı’nın iç pazarlarına nüfuz etmek isteyen Avrupalılar, bunun önünde en büyük engel olarak ulaşım yetersizliğini görmüştür. Bu nedenle başta İngiltere olmak üzere bazı Avrupa ülkeleri iç pazarlara mal taşımak için demiryolu ağının kurulması üzerinde durmuştur.

Böylece yabancı mallar iç pazara ucuz fiyatla ve kolayca taşınmış, o bölgelerin hammadde ve tarım ürünleri de Avrupa’ya nakledilmiştir. Bu amaçla İngilizler, İzmir-Aydın demiryolunu inşa etmiştir. Yine aynı amaçla Almanlar da Bağdat-Basra üzerinden demiryoluyla tüm Doğu’ya açılmayı düşünmüştür.

Ekonomiyi Düzeltme Çabaları

Balta Limanı Antlaşması, Sanayi Devrimi’ne yeterince ayak uyduramayan ve uluslararası pazarlarda direnmeye çalışan yerli Osmanlı sanayisine büyük zarar vermiştir. Bu tarihten sonra yabancı sermaye giderek güçlenmiş, dış ticaret dengeleri daha da bozulmuş ve ülke dış borçlanmaya mecbur kalmıştır.

Osmanlı Devleti’nde yaşanan mali bunalımlar sonucu ortaya çıkan bütçe açıkları, dış borçlanmanın en önemli sebebidir. Fetihlerin durması, artan savaş maliyetleri ve vergi gelirlerinin azalması bütçe açıklarına neden olmuştur. XVII. yüzyılın ortalarına kadar yaşanan bütçe açıkları, Galata bankerleri olarak bilinen sermaye sahiplerinden alınan kredilerle kapatılmıştır. Ancak Osmanlı’daki idari yapı ve ordunun modernleştirilme çabaları, devlet harcamalarının daha da artmasına neden olmuştur.

XVIII. yüzyılın ikinci yarısından itibaren Avrupa, Osmanlı Devleti’ne sadece mal satmakla yetinmeyip sermaye yatırımı da yapmaya başlamıştır. Büyük bankalar tarafından tahviller aracılığı ile devletlere borç vermek kazançlı bir iş hâline gelmiştir. Böylece Avrupa devletlerinin borç alan ülkeyi mali kontrol altına alması da kolaylaşmıştır. Bu yüzden İngiltere ve Fransa kendilerinden borç alması için Osmanlı’ya baskı yapmıştır.

Osmanlı yöneticileri, Kırım Savaşı’nda destek veren İngiltere ve Fransa’nın kredi açma konusundaki tekliflerini kabul ederek ilk borç antlaşmasını 24 Ağustos 1854 tarihinde İngiltere ve Fransa ile imzalamıştır. Böylece Osmanlı tarihinde dış borçlanma dönemi başlamıştır.

İlk borcun üzerinden henüz bir sene geçmişken savaş giderlerini karşılamak için devlet, çok daha ağır koşullar altında İngiltere’den ikinci kez borç almıştır. Osmanlı, aldığı borcun karşılığında Mısır gelirleri ile Suriye ve İzmir gümrüklerini teminat göstermiştir. 1881’e kadar Osmanlılar, Avrupadan toplam on altı kez borç aldı. Her borç alışta devlet, gelir kaynaklarını teminat olarak göstermiş ve bu durum ülkeyi ipotek altına sokmuştur.
1853 Osmanlı Devleti, XIX. yüzyıl boyunca daha fazla ve daha yüksek faizle borçlanmaya devam etmiştir. Alınan dış borçların sadece %7,8’i Rumeli demiryolu yatırımına ayrılmıştır. Geriye kalan büyük kısım ise plansız ve kontrolsüz kamu harcamalarına, borç taksitlerinin ödenmesine, sarayların yapımına, orduya ve devlet memurlarının maaşlarının ödenmesine harcanmıştır. Böylece ödenemeyen dış borçlar yeni borçlanmaları da beraberinde getirmiştir.

Dış borçlanmaya rağmen masraflarını karşılayamayan Osmanlı Devleti, bir iç borçlanma anlamına gelen kâğıt para basımına başvurmuştur. “Esham-ı cedide” adı verilen bu senetler bir tür hazine bonosudur. Hazinenin senelik borç yükünün ağırlaştığını gören Sultan Abdülmecid düzenli bir bütçe çıkarmak ve uygulamak için bir komisyon oluşturulmasını emretmiştir. Ancak kamu harcamalarında tasarrufa uyulmadığı için bu komisyon olumlu bir sonuç elde edememiştir.

Bu durumda günlük giderleri bile karşılamakta sıkıntı çeken hazine, yabancı piyasalardan borç almaya devam etmiştir. Ekonomik hayatı canlandıracak yatırımlara kaynak ayrılamadığı için borçlar giderek ödenemez olmuş ve en sonunda da Osmanlı maliyesi iflas etmiştir.

II. Abdülhamid, meselenin doğrudan alacaklıların temsilcileriyle çözülmesi gerektiğini belirtmiştir. II. Abdülhamid, dış borçlar meselesinin bir an önce çözüme kavuşturulmasını, devletin çıkarları açısından gerekli görmüştür. Böylece Avrupa’nın her fırsatta borçları bahane ederek Osmanlı Devleti’nin iç işlerine müdahale etmesi engellenmek istenmiştir. Bu nedenle Bâbıâli, 3 Ekim 1880 tarihli bir nota ile alacaklıların temsilcilerine görüşme çağrısında bulunmuştur.

20 Aralık 1881’de “Muharrem Kararnamesi” yayımlanmıştır. Yayınlanan kararname ile Maliye Bakanlığı haricinde bağımsız bir Düyûn-ı Umûmiye idaresi kurulmuştur. Yönetimde İngiltere, Fransa, Almanya, İtalya, Avusturya Osmanlı ve Galata zenginlerini temsil eden yedi kişilik bir konsey bulunmaktadır. Osmanlı Devleti, Düyûn-ı Umûmiye yönetimine altı adet vergi kalemini ödemeyi kabul etmiştir.

İdareye bırakılan altı kalem vergi (Rüsum-u Sitte); tuz tekeli gelirleri tütün tekeli gelirleri, damga vergisi, pul gelirleri, içkiler üzerinden alınan vergiler, balık avı vergileri ve kararnamede isimleri yazılı vilayetlerin ipek gelirlerinden oluşmuştur.

Düyûn-ı Umûmiye İdaresi; kendisine verilen gelirlerin toplanmasından işletilmesinden ve alacaklıların borçlarının ödenmesinden sorumludur. Bu idare, Osmanlı Devleti’nin hem dış borçlarını hem de iç borçlarını ödeyecektir. Osmanlı Hükûmeti, Düyûn-ı Umûmiye yönetimine vergilerin toplanması konusunda her türlü yardımda bulunmayı taahhüt etmiştir.

Konsey, başlangıçta yalnız kendisine bırakılmış olan vergileri toplamakla yetinmiştir. Düyûn-ı Umûmiye sonradan sanayide ve ticarette yatırımlar yapmak yoluyla etkinliğini artırmıştır

II. Abdülhamid’e ait olan reformlar ve Düyûn-ı Umûmiye sayesinde yeniden güvenilen yabancı sermaye sahipleri Osmanlıya yeni yatırımlarla girişmiştir. II. Abdülhamid Dönemi içinde bütçe dengelenmesi için yeni borçlar altına girilse de ekonomik hayatı canlandıracak yatırımlar yapılmıştır. Ama Düyûn-ı Umûmiye İdaresi’nin kuruluşunun akabinde Osmanlı ekonomisinin önemli bir kısmı parça parça yabancı denetimine girmiştir. Bu durum Osmanlı hazinesinden ziyade Avrupalı alacaklıların zenginleşmesini sağlamıştır.

Millî İktisat Politikası

Sermaye ve emek konu anlatımı içinde Osmanlı ekonomisi, yapılan ticari antlaşmalar ve kapitülasyonlar ile XIX. yüzyılda dışa bağımlı duruma gelmiştir. Dış borçlar giderek artmış, yabancı sermaye ülkenin bütün ekonomik girişim alanlarını ele geçirmiştir. Gayrimüslim girişimcilerin yanında, yabancı sermaye sahipleri de Osmanlı’nın sanayileşme çabalarını sevk ve idare etme konusunda tam yetkili kılınmıştır.

Ancak bu sermaye sahipleri ellerindeki imkânları genellikle devletin kalkınması için değil kendi kişisel çıkarları uğruna kullanmıştır. Galata bankerleri olarak bilinen gayrimüslim sermaye sahipleri, Tanzimat’la birlikte hukuki olarak canlarını ve mallarını güvence altına almıştır. Bu durum onların faaliyet alanlarının olabildiğince genişlemesine olanak tanımıştır.

Avrupalı girişimcilerle de iş birliği yapan gayrimüslim sermaye sahipleri, Osmanlı ekonomisinin her alanına hâkim olmaya çalışmıştır. Bunun sonucunda gayrimüslimler, hükûmetin para ve maliye politikalarını yürütür konuma gelmiştir.

Toplumun çoğunluğunu oluşturan Müslüman ve Türk nüfus, sermaye ve üretimin ancak ’ini elinde bulundurmuştur. Geri kalan …’lik sermaye ve üretim ise Rum, Ermeni ve Musevilerin elindedir. Osmanlı sanayi tesislerinin büyük çoğunluğu İstanbul ve İzmir’de kurulurken Anadolu şehirleri, sanayileşme hamlesi içine dâhil edilmemiştir. Müslüman ve Türk nüfus ise daha çok tarım, hayvancılık, küçük esnaflık, zanaatkârlık ve askerlikte kendini göstermiştir.

II. Meşrutiyet’in ilanından sonra İttihat ve Terakki Partisi iktidara gelmiştir. Bu dönemde giderek güçlenen milliyetçilik düşüncesi, Osmanlı aydınının iktisadi fikirlerini de etkilemiştir. İttihatçılar, Millî İktisat Politikası ila hem Batı kapitalizminin Osmanlı ekonomisi üstündeki etkilerini düzeltebileceklerini hem de azınlık tüccarlara karşı millî burjuvazi sınıfını oluşturabileceklerine inanmıştır.

Dönemin düşünce adamlarından Yusuf Akçura bu konuda, “Eğer Türkler kendi içlerinden bir sermayedar burjuva sınıfı çıkaramayacak olursa yalnız memur ve köylüden ibaret Osmanlı toplumunun muasır bir devlet hâlinde devamlı yaşayabilmesi zordur.” demiştir.

Millî İktisat çatısında Müslüman Türkler, girişimciliğe yönlendirilmiş ve sermaye birikimini sağlayan kazançlara yönlendirilmiştir. İttihatçılar, Millî İktisat Politikası kapsamında yerli burjuvazinin sanayi yatırımlarını desteklemek amacıyla Teşvik- i Sanayi Kanunu’nu çıkarmıştır. İttihatçılar, serbest dış ticaret politikasından vazgeçmiş ve koruyucu bir dış ticaret politikası uygulamıştır.

Sermaye ve emek tarih konusunu burada tamamlamış olduk. Böylece konu içerisindeki tüm detayları ve antlaşmaları öğrendik. Sizler de konu çalışmalarınızın ardından kitaplarınızda yer alan konu sonu soruları çözerek pekiştirmeyi unutmayın. Özellikle tekrar edilmesi gereken noktaları ihmal etmeksizin tekrar edin. Hepinize iyi çalışmalar.

0
GüzelGüzel
0
Çok SevdimÇok Sevdim
0
ŞaşırdımŞaşırdım
0
ÜzüldümÜzüldüm
0
KızdımKızdım
Oy verdiğin için teşekkürler.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Başa dön tuşu
Kapalı